TEZAT
İnsan, başkalarına söylediği yalanlarla değil, kendine söylediği yalanlarla kaybolur.
Bugün en büyük problem bilgisizlik değil, tutarsızlıktır.
Çünkü insanlar artık neyin doğru olduğunu bilmiyor değiller. Tam tersine, doğruyu çok iyi biliyorlar. Sorun, doğruyu konuşmanın kolay; doğruyu yaşamanın ise ağır gelmesi.
İşte tezat tam burada başlıyor.
Sabah iş yerine girerken “Biz büyük bir aileyiz.” deniliyor. Aynı gün içinde bir çalışanın emeği görmezden geliniyor, fikri değersizleştiriliyor, başarısı başkasına yazılıyor. Koridorda gülümseyen yüzler, toplantı odasında birbirinin kuyusunu kazıyor. Takım ruhundan bahsedenler, ilk fırsatta takım arkadaşını basamak olarak kullanıyor.
Sonra herkes birbirine neden güvenmediğini sorguluyor.
Çünkü güven, sloganlarla değil, davranışlarla inşa edilir.
Bir yönetici, çalışanlarından sadakat bekliyor ama en küçük hatada onları gözden çıkarıyor. Bir çalışan şirketine bağlılıktan söz ediyor ama mesaisini işten çok sosyal medyada geçiriyor. Herkes karşı taraftan dürüstlük istiyor fakat kimse kendi küçük hesaplarını dürüstçe masaya koymuyor.
İş hayatındaki en büyük kriz ekonomik değildir.
İnsanların birbirine inanmayı bırakmasıdır.
Tezat sadece ofislerde yaşamıyor.
Evlerimizde de bizimle birlikte sofraya oturuyor.
Anne baba, çocuğuna “Doğru söyle.” diyor. Telefon çaldığında ise “Evde yok de.” diyebiliyor.
Çocuğuna saygıyı öğretiyor ama eşini herkesin içinde küçümsüyor.
Sabırlı olmayı anlatıyor ama trafikte birkaç saniye bekleyemiyor.
Çocuk hiçbir zaman anlatılanı öğrenmez.
Yaşananı öğrenir.
Çünkü çocukların kulağı sözleri duyar, karakteri ise davranışları kaydeder.
Gündelik hayat da farklı değil.
Sosyal medyada iyilik, ahlak ve vicdan üzerine uzun uzun paylaşımlar yapılıyor. Aynı kişi market kasasında çalışan görevliye sert davranabiliyor. Hayvan sevgisini anlatan biri, apartmandaki yaşlı komşusunun hâlini bir kez olsun sormuyor. Empati üzerine konuşan insanlar, karşısındaki insanın cümlesini tamamlamasına bile izin vermiyor.
Gösterdiğimiz insan ile olduğumuz insan arasındaki mesafe her geçen gün büyüyor.
Ve en tehlikeli mesafe de budur.
Psikolojide buna bilişsel çelişki denir. İnsan, inandığı değerlerle yaşadığı hayat birbirini tutmadığında içinde görünmeyen bir çatışma başlar. Başlangıçta vicdan rahatsız olur. Eğer kişi kendini düzeltmezse bu kez vicdan susar, bahaneler konuşmaya başlar.
“Zaten herkes böyle.”
“Mecbur kaldım.”
“Bu devirde dürüst olunmaz.”
İnsan, yanlışını tekrar ettikçe onu normal görmeye başlar.
İşte karakter böyle aşınır.
Sosyoloji ise başka bir gerçeğe işaret eder.
Toplum, kanunlarla ayakta kalmaz.
Güvenle ayakta kalır.
Güven ise insanların söyledikleriyle yaptıkları birbirini tuttuğunda oluşur.
Bir toplumda söz ucuzladığında, imzalar çoğalır.
İnsanlar birbirine güvenmediğinde sözleşmeler kalınlaşır.
Kameralar artar.
Denetimler çoğalır.
Çünkü vicdanın olmadığı yerde sistemi büyütmek zorunda kalırsınız.
İslam’ın bu konudaki uyarısı ise son derece nettir.
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.” (Saff Suresi, 2-3)
Bu ayet sadece bir uyarı değildir.
İnsanın karakterini inşa eden temel ilkedir.
Çünkü Allah, güzel konuşan insan istemiyor.
Söylediğini yaşayan insan istiyor.
Hz. Peygamber’e (sav) insanlar, peygamber olduğunu söylemeden önce “el-Emin” dediler.
Çünkü güven, sözlerinden önce hayatında görülüyordu.
Bugün ise tam tersini yaşıyoruz.
İnsanlar güvenilir görünmeye çalışıyor.
Güvenilir olmaya değil.
Belki de çağımızın en büyük tezatı budur.
Olmak yerine görünmeye çalışıyoruz.
Bilge görünmek için kitap paylaşıyoruz ama öğrenmeye zaman ayırmıyoruz.
Mutlu görünmek için fotoğraf çekiyoruz ama aynı masada birbirimizin yüzüne bakmıyoruz.
Başarılı görünmek için marka giyiyoruz ama borçlarımızın altında eziliyoruz.
Dindar görünmek için dini semboller taşıyoruz ama adalet, merhamet ve kul hakkı söz konusu olduğunda sessiz kalıyoruz.
Hayatımız vitrin gibi.
Parlak.
Ama vitrinin arkasındaki raflar dağınık.
Belki de dünya, dürüst insanların azlığından değil; tutarlı insanların azlığından yoruldu.
Çünkü insanı büyüten bilgi değildir.
Bilgisini karaktere dönüştürebilmesidir.
Ve belki de her akşam kendimize tek bir soru sormamız yeterlidir:
Kimsenin görmediği yerde de, anlattığım insan gibi yaşayabiliyor muyum?
Bu soruya “Evet.” diyebildiğimiz gün, sadece kendimizi değil, etrafımızdaki dünyayı da değiştirmeye başlamış olacağız.
0 yorum